Toplumu Sanat Eserlerine Bakarak Tanıyabiliriz


Edebiyat ve sinemanın içiçe geçmiş sanat dalları olduğu, artık herkes tarafından kabul ediliyor. Kaliteli ve beğenilen edebî eserler, umûmiyetle sinemaya da uyarlanıyor; her ne kadar bazı film ve dizi uyarlamaları çok başarılı olamasalar da artık bu ikisini birbirinden bağımsız düşünemiyoruz.

Önce Jo Nesbo adlı Norveçli yazarın polisiye serisi Dedektif Harry Hole’nin “Kurtarıcı” romanından bir örnek verip, sonra da dizi filmlerden örneklerle “sanat eserlerinin toplumları tanımak/tanıtmak için müracaat edilecek en güvenilir malzemeler” olduğundan bahsedeceğim.

Dünyanın her tarafını gezip ve her memlekette uzun süreler boyunca kalıp da toplumları ve fertleri ayrı ayrı tanıma imkânımız olmadığına göre, üretilen sanat eserlerinden yola çıkarak ortalama bir sonuca varılabilir, diye düşünüyorum.

Norveç’ten dramatik bir tasvir

Ülkemizde 2015 yılında “Kurtarıcı” ismiyle yayımlanan ve orijinal ismi “Frelseren” olan polisiye türündeki romanın ortalarında, “17 Aralık Çarşamba/Tıkırtı” başlıklı bölüm şu satırlarla başlar: “Martine, Plata’daki meydanın cehennemin girişi olduğunu düşünürdü bazen. Yine de şehrin sağlık komitesinin meydanda uyuşturucu satılmasını ilkbaharda yasaklayacağı söylentisi ödünü koparıyordu. Plata’ya karşı olanlar, o bölgenin gençleri uyuşturucuya teşvik ettiğini söylüyorlardı. Martine ise Plata’daki hayatı ancak delilerin ya da orayı hiç görmemiş insanların cazip bulabileceği kanısındaydı. İtirazların asıl sebebiyse, asfalta sınır çekilmiş beyaz çizgiyle Jernbanetorget’ten ayrılan o alanın şehrin (Oslo) imajını bozmasıydı. Hem dünyanın en başarılı -en azından en zengin- sosyal demokrasisinin başkentinin tam ortasında uyuşturucu satılmasına izin verilmesi, bâriz bir başarısızlık göstergesi değil miydi? Martine buna katılıyordu. Ortada gerçekten bir başarısızlık vardı. Uyuşturucusuz bir toplum için verilen savaş kaybedilmişti.”

Jo Nesbo veya diğer polisiye/suç romanı yazanlara sıradan bir “yazar” deyip geçmemek lâzım. Kaliteli suç romanı yazarları genellikle daha başka konularda da uzman olan insanlardır. Örneğin Jo Nesbo, ekonomi ve işletme tahsili görmüş, ayrıca şarkı sözü yazarı ve rock müziği solistidir de... Ve Dan Brown, Tess Gerritsen ya da J. C. Grange gibi Nesbo da romanlarında bazı hususları anlatırken teferruata o kadar fazla dalıp okuyucuya öyle çok bilgi/malûmat verir ki o bölümleri hızla geçtiğim bile olmuştur.

Yukarıda misâl olarak verdiğim satırlarda, günümüzün modern dünyasının en demokratik ve en zengin kabul edilen ülkesinin başkenti Oslo’dan çok başarılı bir tasvir yaparak kendi toplumu hakkında çok net bilgi vermektedir Nesbo. Norveçliler (diğer İskandinav ülkelerinde de benzer durum sözkonusu), psikosomatik hastalıklar netîcesinde bunalıma girip uyuşturucu, alkol ve seksin sapkınlıklarına sığınıp sonunda da intiharla hayat maceralarına son veriyorlar. Aile müessesesini tamamen bitirdikleri için de ömürlerinin sonunda bir huzurevine sığınıyorlar ya da yine bir Norveç polisiye dizi filmi olan Wisting'den misal vereyim: Dedektif Wisting'in kızı Line, VG gazetesinde muhabir olarak çalışmaktadır ve haber müdürü, Line'ye "yalnız olarak ölen Norveçli ihtiyarların sayısının çokluğundan ötürü, bu konuda tafsilatlı bir araştırma yazısı yazma" görevi verir. Para ve refah seviyesinin yüksekliği, genel olarak İskandinav ülkelerinde mutluluk değil, mutsuzluk ve yalnız başına ölümü getiriyor.

Bu bilgilere bir haftalık Norveç turuna katılmış turistlerin ulaşması mümkün değildir. Turistler, hele bir de tur ile geziye gitmişlerse, hap şeklindeki konsantre bilgiler öğrenecekleri için, herşeyi güllük gülistanlık olarak görürler.

“Türkiye’de yapılan filmlere bakarak Türk toplumunu tanımanın imkânı var mı?” sualine benim vereceğim cevap ise, size tuhaf gelecek ama “hayır” olacaktır. Çünkü ülkemizde sinema adına yapılan filmlerin tamamına yakını, üzerinde düşünülmeden, sırf para veya şöhret ya da ego tatmini için yapılan berbat filmlerdir. Zaten bu nedenle de yerli sinemamızın en büyük problemi, “iyi/entellektüel/geniş ufuklu senarist” yokluğudur. Memleketimizde yetişen senaristler konu üretme açısından kabızdır. “Farklı, değişik” mevzularda yazılan senaryoları da gözünü para hırsı bürümüş olan yapımcılar kabul etmezler. Çünkü kolay yoldan komik filmler yaparak para kazanmak varken; uzun, çileli ve dolambaçlı yoldan kimse gitmeği hiç bir film yapımcı istemiyor. İşte bu nedenle Recep İvedik’in “6” numaralı filmi daha gösterime girer girmez yine gişe rekorları kırdı. “Yerli” sinema tarihimizin en fazla gelir getiren filminin 6’ncısı değil, 116’ncısı bile çekilse şaşırmam! Nasıl olsa kalite sıfırın altında...

Sadece bu rakamlardan bile memleketimizdeki seyircilerin entelektüel seviyesini de varın, siz anlayın!

Amerikalı yalancı kız

Yüzlerce örnek arasından iki dizi filmden bahsetmek istiyorum. İkisinde de modernitenin aile mefhumunu nasıl parçalayıp yok ettiği net olarak karşımıza çıkıyor: Birincisi, ABD yapımı “Unbelievable” (“inanılmaz” mânâsında) isimli dizi: “Marie” adındaki öksüz ve yetim 17 yaşındaki bir kızın gerçekten yaşadığı hâdiselerin dramatize edilerek anlatılmasından yola çıkılmış olan dizinin daha başında Marie, tecavüze uğradığını söyler ve iki erkek dedektif bu hâdiseyi araştırmaya başlar. Ancak zaman içerisinde polis dedektifleri kızın yalan söylediğini ve ortada delil olmadığını ortaya çıkarırlar. Marie yalan söylüyordur ama “hangi konuda”? Aradan bir müddet geçince, bu defa iki kadın dedektif meselenin hakikatini öğrenmek ve Marie’nin sakladığı sırları çözmek için harekete geçerler.

8 bölümlük dizi boyunca Marie’nin yalanlarını dinlemekten gına geldiysem de neticeyi merak ettiğim için sabrettim. Sonuçta Marie’nin müptelâ bir kadından, tanımadığı bir adamla tek gecelik ilişki neticesinde doğduğunu, anne ve baba sevgisi görmediğini, sonrasında devlet yurtlarında ve korumacı ailelerin yanında büyüdüğünü, büyürken pek çok kez cinsel taciz ve tecavüze uğradığını öğreniyoruz. Bu kadar çok rezil hâdise yaşamış bir çocuğun da yalancı, hırsız, hain ve psikolojik olarak dengesiz olması gayet normal! Bu, modern Amerikan toplumundan sadece bir örnek...

AB standartlarına uygun ceza kanunları ve polisin çıkmazı

İkinci diziye gelince... İngiliz ITV kanalında yayımlanan “A Confession” (İtiraf) adlı 8 bölümlük bir başka dizi film... Bu dizi de tamamen yaşanmış hâdiselerin dramatize edilmesiyle yapılmış. Konusu da kısaca şöyle: İnatçı bir polis dedektifi olan Steve Fulcher, kayıp bir kadının peşine düşer. Kısa süre sonra kadının cesedi bulunur. Katil namzedi de fazla geçmeden yakalanır ancak adamın geçmişte işlediği başka cinayetler de vardır. Dedektif Fulcher (Martin Freeman), katilin ağzından itiraf alabilmek için resmî prosedüre riayet etmez. Katil sırf bu resmiyetin ihlâli nedeniyle yargının elinden kurtulur; hapse girer ama düşük bir cezayla... Öldürülen genç kadınlardan birinin annesi, katilin hak ettiği cezayı almadığını düşünerek büyük bir adalet mücadelesi başlatır. En büyük yardımcısı da dedektif Steve Fulcher’dir.

Asıl bahsetmek istediğim mevzu, gençlerimizin hayranlıkla baktığı Avrupa ve Amerika’da “aile” kavramının kalmadığı için yaşanan kepazelik ve üzücü olaylardır. Verdiğim örnekler, şu an dünyanın en zengin ve müreffeh toplumlarının içine düştüğü gayya kuyusunun dibini göstermek içindir. Norveç, ABD ve İngiltere (bunlara İsveç, Danimarka, Finlandiya, Kanada, Avustralya’yı da ilâve edebilirsiniz), maddî anlamda yeryüzünün zirve noktasında olsalar da vatandaşlarının çoğunluğu rûhen ve mânen mutsuz şahıslardan oluşuyor. Uzaktan “dünya cenneti” gibi görünen bu çok gelişmiş ve zengin ülkelerin insanları, psikolojik olarak çökmüş hâlde kurtuluşu çeşitli alışkanlıklarda (uyuşturucu, alkol, internet, seks, intihar) arar hâle gelmişlerdir.

Herhangi bir polisiye filmi izlerken, sonuna geldiğimizde karşılaşılan sahne ise maalesef şudur: Pek çok zorluğu aşarak dâvâyı çözen polisler, mevzu kapandıktan sonra hep birlikte bir bara gidip içki içerek sarhoş olup -güya- stres atarlar. Ertesi sabah uyandıklarında ise, gece ne yaptıklarının farkında bile değillerdir. Kurtuluşu her türlü uyuşturucuda arayan insanların sonu da bu yüzden hep felâket oluyor. Görebilene...

Bu yazım, Kültür Ajanda dergisinin Aralık 2019 tarihli sayısında "Toplumun aynası film ve romanlar" başlığıyla yayımlanmıştır.

Bal FM