Clint Eastwood ve Babam

Clint Eastwood ve Babam


Babam da 1930 doğumluydu, Clint de... Şimdi oturdum Clint Eastwood'un 2018 yılında çektiği "Kurye - The Mule" filmini seyrediyorum. Başrolünde de yine Clint'in kendisi oynuyor. Clint belki şu anda da yeni bir senaryo ve yeni bir film projesi üzerinde çalışıyordur, kimbilir?

Clint'i ilk olarak "İyi, Kötü, Çirkin" filmiyle tanımıştık. Önceleri sadece aktördü, sonrasında yönetmenliğe de başladı, sinema tarihine ismini yazdırdı.

Benim babam da doğdu, büyüdü, 27 sene devlet memurluğu yaptı, emekli oldu, sonra ticaretle uğraştı, elindeki üç kuruş sermayeyi de batırdı, sonra annemin zoruyla (evde oturmasını istemiyordu çünkü) birkaç yıl daha çalıştı. Ve "evimde oturup kitap okuyacağım, torunlarımın büyümesini göreceğim" vs gibi bahanelerle bir daha evden dışarı çıkmadı. Küçücük bir dünyası vardı ve geçen sonbaharda vefat etti. Ölmeden önceki son 3-4 senesinde (kronik bir hastalığı olmamasına rağmen) sürekli olarak "şuram ağrıyor, buram rahatsız" diyerek doktorlara gidip geldi, verilen ilaçları kullanmadı, evin bir köşesine attı, arada bir "ben ölüyorum, hepiniz etrafımda toplanın" feryatlarıyla aile fertlerini başına topladı, ben de hem uzakta olduğum için hem de bazen işim olduğundan yanına sık sık gidemediğim için ailemiz tarafından "istenmeyen adam" ilan edildim. Böylece kardeşlerimle aram da bozuldu. Kendileri babamın herşeyiyle ilgilendikleri ve ben onlar gibi davranamadığım için bana küstüler. Sağolsun bencillikte şampiyonluğu kimseye bırakmayan babam, kardeşler olarak bizi de birbirimize düşman etti ve sessizce bu dünyadan göçüp gitti. Geride ne bıraktı? Koca bir boşluk.

Babamla yaşıt olan ve eceli gelmediği için halen yaşayan Clint de film çekmeye devam ediyor. Doğulu ve Batılı toplumları birbirine mukayese etmek için eskiden beri hep babam ile Clint'i karşılaştırırdım, şimdi de bu kıyaslamayı yazıya döküyorum. Birisi son anına kadar çalışkan iken, diğeriyse ömrünün son bölümünü evde oturup 25 yılını tembellikle geçirdi. Halbuki babamın iman ettiği ve çok sevdiği Muhammed Mustafa aleyhisselam bir hadis-i şerifinde "elinizde yeşil bir fidan olsa ve o anda kıyametin koptuğunu görseniz bile, onu toprağa dikiniz" buyurmaktadır. Sanki Clint Eastwood, Peygamber Efendimizin bu güzel sözünü duymuş gibi davranmaktayken, bu mübarek cümleyi çok iyi bilen babam ise hiç işitmemiş gibi yaşayarak ömrünü tamamlayıp vefat etti.

Bu vaziyete şahit olan biri olarak, ömrümün son dakikasına kadar, gücümün yettiğince çalışmak istiyorum. Tembellikten uzak kalmak kadar başka şeye ihtiyacım yok. Çalışkan olmak mecburiyetindeyim, çalışkan olmak mecburiyetindeyiz. Yoksa "karanlığa küfrederek uyuyakalırsan, başkasının mumu yakmak için çıkardığı gürültüyle uyanırsın" diyen Çin atasözünde ifade edildiği gibi, "başkaları" yapar "biz" de uzaktan seyrederiz. Tıpkı son iki yüzyıldır olduğu gibi...

Savaş Madalyası Sahibi Uyuşturucu Kuryesi

"Kurye - The Mule" filminde yaşanmış bir hadise anlatılmaktadır: Çiçek yetiştiriciliği işiyle meşgul olarak bütün ömrünü geçiren, çeşitli ödüllere sahip olan ancak bitki sevdası yüzünden ailesini hep ihmal etmiş bulunan, ABD'nin Bronz Yıldız Savaş madalyası sahibi eski asker Leo Sharp (Clint'in canlandırdığı filmindeki ismi Earl Stone), 87 yaşına geldiğinde parasız pulsuz, evsiz barksız ve yalnız başına kalır. O yaşına kadar polisle, adliyeyle bir defa olsun başı derde girmemiş olan Leo'ya para karşılığı kolay bir iş olan "kuryelik" teklif edildiğinde, kısa bir tereddütten sonra kabul eder.

Birkaç "sefer" yaptıktan sonra bakar ki iş kolay, parası bol, ihtiyar olduğu için polisin de dikkatini çekmiyor, kuryeliğe devam eder. Bu esnada da FBI (Amerikan Federal Polisi) uyuşturucu kaçakçılarını izlemektedir fakat herkesten şüphelenen polisler, eski bir asker olan bu "ihtiyardan" şüphelenmezler. "El Tata" lakabıyla meşhur olarak bir şehir efsanesi haline gelen "yaşlı kurye" sonunda yakalanır ve polisler bile hayretler içinde kalırlar. Çünkü uzun zamandır yakalanmayan baş kurye bir WASP'tır. Zaten filmdeki diyaloglarda bu ayan beyan ortaya çıkıyor: Yolda yardım ettiği zenci aileye ABD'de aşağılayıcı bir ifade olan "nigger" kelimesini kullanıyor, kendisine eşlik eden Meksikalılara yine aynı şekilde aşağılar biçimde "fasulyeciler - uyuşuklar" yani "beaners" diyor vs.



Filmin sonunda da herkesin kulağına küpe olması gereken "herşeyi satın alabilirdim ama zamanı asla..." diyerek, Hazreti Mevlana'nın "dün geçti cancağızım..." mısrasını hatırlatırcasına pişmanlığını ifade ediyor. Ömrünün son günlerini cezaevinin bahçesinde çiçek yetiştirmekle harcayan Leo Sharp (Earl Stone), diğer yandan bu hikâyeyi alıp bir film yaparak sinema tarihine bir çentik daha atan Clint Eastwood ile bomboş bir hayat yaşayarak irtihal eyleyen benim babam...

Öz babama haksızlık yaptığımı düşünmenizi istemem çünkü Allah vergisi müthiş bir yazma kaabiliyeti vardı, ayrıca İkinci Cihan Harbi'nin o rezil yıllarında Ticaret Lisesi'nde okumuş, Fransızca ve İngilizce öğrenmiş, kendi gayretiyle Osmanlı Türkçesi ve Arapça tahsil etmişti. Yani okuması yazması olmayan, tarlasında arpa buğday yetiştiren ya da büyükbaş hayvan çobanı bir adam değildi. Müthiş bir mantık ve tahlil sahibiydi. Gayret etseydi belki babam da çağdaşı olan Şevket Bulut gibi hikâyeler yazan bir edebiyatçı olabilirdi. Çünkü icap ettiği zamanlarda kaleme aldığı mektuplar, onun ne kadar kaliteli metinler yazabileceğinin kanıtıydı. Evdeki kütüphanesindeki kitaplar ilim hazinesi diyebileceğim türden eserlerdi. Bana okuma, yazma ve sinema sevdasını aşılayan babamdı. Fakat maalesef kendisi geride yazılı tek satır birşey bırakmadı. Niçin sitemkâr olduğumu umarım anlatabilmişimdir.

Bir yanda kanla yoğrulmuş emperyalist bir zihniyetin temsilcisi olarak Clint Eastwood'un 90 yaşında bile eser vermek için gayret göstermesi, öte yanda "ilim Çin'de dahi olsa alınız" diye kutsal bir buyruk vermiş olan "selam ve huzur" medeniyetinin tembel örneği olarak babam... Bir tarafta "kitap okumanın" sadece papazlara ve aristokratlara bahşedildiğini savunan Batı uygarlığının yetiştirdiği Clint, diğer tarafta "oku, öğren" diyerek cehalete karşı savaş açmış olan Türk-İslâm uygarlığının akamete uğramış geleneğinden sızan son damlaları içip de boş bir ömür geçirmiş olan babam.

Gençlere birşeyler anlatmaya çalışmaktan yoruldum artık. Kimsenin anlamak, öğrenmek ve üretmek gibi bir derdi yok, herkes elindeki cep telefonlarına ve internet âlemine esir olmuş durumda...