Hayat Boşluk Kabul Etmez

Hayat Boşluk Kabul Etmez

Tüm güzel işlerin basitlikte saklı olduğunu biliyorum. Satırlarca anlatılmaya çalışan bir olayı anlamak için bazen bir iki kelime yeter de artar bile. Bununla övünç duyuyor ama etraf açısından göze çarpan bir şeyler olmuyor.


Program yazdığımız arkadaşla birlikte bugün bütün gün bir sorunu çözebilmek için kafa yorduk. Şu kodları deniyoruz olmuyor; şuraya yazıyoruz olmuyor. Geliştirdiğimiz mantığı beğenmiyor başka yollar arıyoruz. Şu bu o derken pek çok yöntemler, pek çok taktikler düşündük, kimilerini ise denedik. Girmiş olduğumuz bu yorucu yoldan sonunda çıkmayı başardık. Sorunu istediğimiz şekilde en iyi şekilde yapmayı başardık. Bizi bu kadar çok uğraştıran şu kodlara oturduğumuz sandalyede gerinip şöyle arkamıza yaslanıp baktığımızda şaşakaldık. Saatlerce uğraşımızın sonunda ortaya yüzlerce satırdan oluşan bir kod cümbüşü bekliyorduk… Sorun basitti ama bu kadar zaman harcamamıza karşın insan göze çarpan bir şeyler görmek ister.

Ne bileyim, o kadar zamanımızın karşılığı küçücük satırlardan oluşan bir kod dizilimini görmek, bir garip hissettirdi. En iyi program en az kodla ortaya çıkar. Bazen küçük bir kod parçasının dünyalara değen başarısı bizleri kıskandırır. Bazen de milyonlarca satırlardan oluşan kodların bir araya gelerek oluşturdukları programın basit işler yapmasına hayıflanırız.

Bir ressamın tuvale yaptığı tek bir çizim ya da bir fotoğraf sanatçısının çektiği küçük bir kare gibiydi bizim o kod dizilimleri. Çerçeveye sığacak kadar küçük ama dünyayı resmedecek kadar büyük. Tüm güzel işlerin basitlikte saklı olduğunu biliyorum. Satırlarca anlatılmaya çalışan bir olayı anlamak için bazen bir iki kelime yeter de artar bile. Bununla övünç duyuyor ama etraf açısından göze değen bir şeyler olmuyor. Yapılan işin sadeliği, o işi yapan aletin pratikliği işi tutanları da basit(!) gösteriyor. Önemli olanın, ortaya bir kıymetin çıkması değil, o kıymet denilen şeyin gözleri doldurmasıdır.

Resmin değil çerçevenin görüldüğü bir dünyanın sınırlarında yaşıyoruz. Hayatın boşluk kabul etmediği sözünü yanlış anlayarak sınırlarımızı bir sürü ıvır zıvırlarla doldurup doldurup duruyoruz. Öyle ki gereksiz değil ama lüzumsuz eşyalar iş yapış şeklimizi, işe bakış açımızı şekillendirir oldular. Onun için yaptığımız eylemin sonucuna değil eylemi oluşturan kodların birkaç satırdan oluşmasına şaşıyoruz.

Sakın bana yanıldığımı söylemeyin. Böyle bir yaklaşım bile benim doğruluğumu ortaya koyuyor. En akıllı sandığım kendim bile gördüğüm boşlukları eksik, azlığı noksan, kolaylığı yetersiz olarak görüyor. Daha girift, daha anlaşılması zor, daha uzun kodların olması başarının anahtarı olarak ölçülüyor. Zaten elle tutulur, göze görünür ne var ki? Gözümüz sınırları belirlemek, elimiz değer vermek için vardır. Gaye denilen şeyi belirleyen bunlar olunca sınırlarımızın ötesine geçme imkanımız olmuyor.

Nasıl ki sizler, berberin bir makas bir tarakla yaptığı işi muhtevasına değil kullandığı alet edevata bakarak küçümsüyorsanız; bir siyasetçinin asıl işinin etkili konuşmak olduğunu zannediyorsanız; yazılımcıların da işinin değerini yazdığı programın pek çok işlem yapabilmesiyle ölçüp değerlendireceksiniz. Sorun sadece yazılımcıların sorunu değil, sorun toplumun sorunu. Bir toplumun başarıyı, sadece görüntü ile ölçüp biçme sorunu. Bizler hayatlarımızı bu görüntüleri elde etmek için harcıyoruz. İşimizi bu görüntüleri parlatmak için kullanıyoruz. Başarımızı en iyi görüntüyü elde etmekte buluyoruz…. İster istemez hayatımızdaki boşlukları kısa süre sonra kaybolacak olan bu görüntülerle dolduruyoruz.